Nereye gidiyoruz sorusunu yukarıda üç kere sordum. Bu soruyu değil üç kez, üç bin kez sorsak yeridir. Tabi sormaktan sormaya fark var. Sorunun cevabını da iyi tefekkür etmek gerekir. Yoksa sırf soru sormakla kalınır ya da cevap basite alınır.Soruyu sormaktaki maksadım, esasında insanın ferdi olarak nereye gittiği üzerinedir. Bu nokta itibariyle de şunu düşündürmek istiyorum: “Zaman geçtikçe, yaş ilerledikçe nereye gidiyoruz?” Tabi, giden yalnız insanlar değil, milletler de, toplumlar da, ülkeler de bir yerlere gidiyor. Gidenler bunlarla kalmıyor Dünya da bir yerlere gidiyor.
Yukarıda aynı soruyu üç kez yazdım. Esasında hikmeti var. Bir sebebi var. Birinci soruyu kendi nefsim adına sordum. İkinci soruyu Ülkem, Milletim, Ümmetim adına sordum. Üçüncü soruyu da Dünya adına sordum.
Tabi, bu üç sorudan en önemlisi insanın kendine ait sorusudur. Zaman geçtikçe, yaş ilerledikçe insan nereye gidiyor? Bedenen ya da madde anlamında gitmekten bahsetmiyorum. İnsan elbette bedenen, madden zaman ilerledikçe, yaş geçtikçe güçten düşer, zayıflar ve eski dinamizm ve canlılığı kalmaz. Bu yönüyle insan maddi ve bedenen nereye gittiğini düşünse de olur, düşünmese de olur. Sanki, insan düşünse, maddi yönden, bedeni yönden düşeceği güçsüzlüğü önleyecek mi? Sanki, insan üzerinde kafa yorsa, bedenin yaşlanmasını önleyecek mi? Ne yaparsa yapsın insan, yaşlılığa ve bedeni çöküşe çar bulamaz. Kimisi erken, kimsi geç çöker, ancak mutlaka çöker. Bu iki kere iki dört eder kadar net ve kati bir sonuçtur. Bunun üzerinde düşünmeyin. Ancak, zaman geçtikçe insan-ı kamil noktasına mı gidiyoruz, yaşımız ilerledikçe olgunlaşıyor muyuz? İşte bunun üzerinde çok çok düşünmek gerekir.
Bu hususta, şöyle bir gözlemim var. Zaman geçtikçe kimi insan yetiyor, kimi insan da yitiyor.
Yani, zaman kimilerini olgunlaştırıp da kamil hale getirirken kimilerini de adeta kaybolan bir değer gibi, yerle bir ediyor. Hatta yerin de altına girecek derecede alçaklaştırıyor. Bunun nedeni, insanın nefsine uymasıdır.
İnsan nefsine uyarsa, onun oyuncağı olur ve bu haliyle mahvolur gider. Ancak, insan imtihan dünyasında olduğunun bilinciyle hareket ederse, imtihan sırrını anlarsa, adeta bir meyvanın dalında yetmesi gibi olgunlaşır. Bunu anlamayan ise ham kalır ve yetmez. Dalında olgunlaşmayan bir meyve ne olur? İşe yaramaz ve apacı bir hal alır. Olgunlaşan meyva ise işe yarar.
Buradan çıkartılacak sonuç şudur: “Bizden istenen ve beklenen, olgunlaşmaktır. Olgunlaşmayan işe yaramaz. Olgunlaşmayan meyvayı dalından alıp da yer atarlar ve gelip geçen ezer. Olgunlaşan meyvayı alıp da en korunaklı sepetlerde, paketlerde taşırlar. Hatta olgunlaşan meyvalardan oluşan sepetleri, paketleri baş üstünde taşırlar. Olgunlaşan insan aynen böyle baş tacıdır.”
Evet, nereye gidiyoruz sorusunun insan bakan veçhesinin açıklaması budur. En önemli soru budur. Ülkenin, Milletin, Toplumun nereye gittiği önemsiz değil elbette. Ancak, herkesin başında bir imtihan var. O da kıyamette varacağı yerin belirlendiği imtihandır ki, bir insan için en hayati ve en mühim soru budur. Bu soruyu halletmeyen ve akıbetteki yerini düşünmeyen, Ülkesinin, Dünyanın gittiği yeri düşünse ne olur, düşünmese ne olur? Önce kendi gittiğin yeri bir gör ve anla. Gittiğin yeri garanti altına aldıktan sonra, Ülkenin ve Dünyanın gittiği yeri tefekkür edebilirsin.
Bu hususta Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili bir hatırata yer vermek isterim. 2. Dünya Savaşı’nın dehşetli günlerinde, çok kimse savaşta ne oldu, ne bitti, diye merak içinde her akşam radyo başında haber dinlemeye koşarken, Üstad savaşın gidişatını hiç merak etmezmiş. Bunun nedeni soranlara şöyle cevap verirmiş: “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.”
Üstad özetle şunu söylüyor: “Sen sana düşen vazifeni yap. O vazife de ahireti kazanmak vazifesidir. Bunun dışındaki şeylerle de ilgilenebilirsin, ancak, öncelikle kendi öz vazifen olan, ahrete müteallik görevlerini yerine getir.”
Günümüze gelecek olursak, “nereye gidiyoruz?” sorusunun, 2. ve 3. Kısımları olan Ülkem ve Dünya nereye gidiyor sorusunun cevabını araştıran insan, önce sorunun 1. kısmının cevabını araştırsın, daha sonra o soruları araştırsın. Bir insan önce kendisinin nereye gittiğini düşünsün, daha sonra diğerlerini düşünsün, vesselam.




